bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 27 Aralık 2015 | Yazar: Kadri Kerem Karanfil

1

Grev | Kadri Kerem (Kısa Öykü)

Rasim Usta perdeyi aralayıp sokağa baktı. Gelen giden yoktu. Öylece oturacağına kendini oyalasa fena olmayacaktı. Heyecandan eli ayağı titriyordu. Türk Sanat Müziği kanalını açıp bet sesiyle mekanik soliste eşlik etmeye başladı. Mekanik otuz yaşlarında görünüyordu. Kumral saçları özenle taranmıştı. Üzerindeki ceket ışıkların altında parıldıyordu.

Rasim Usta bir mekaniğin şarkıları böyle içten okuyabilmesine hep şaşırmıştı. Tamam, görünüş olarak bize benziyor olabilirlerdi, ama bu makine oldukları gerçeğini değiştirmiyordu. Ve makinelerin duyguları olamazdı.

Gerçekten de olamaz mıydı?

Buna inanması öyle güçtü ki.

Rasim Usta televizyonu kapatıp kol saatine baktı. On ikiyi beş geçiyordu. Nerede kalmıştı bunlar? Belki de vazgeçmişlerdi. Keşke, diye geçirdi içinden. Nasıl olmuştu da bulaşmıştı bu işe? Niye hayır diyememişti ki? Dile kolay, tam yirmi üç yıl ekmeğini yemişti fabrikanın. Altı ay önce ellerine üç kuruş sıkıştırıp o da dâhil herkesi işten çıkarmışlardı gerçi. İşçiler perişan olmuştu. Çoğu hala işsizdi. Aralarında yeni baba olanlar da vardı, yeni evlenenler de. Yine de o gece yapacakları şeyi haklı çıkarmazdı bunlar.

Tam o sırada sokağa bir araba saptı. Onlar olmalıydı. Demek vazgeçmemişlerdi. Rasim Usta’nın kalbi hızla çarpmaya başladı.

***

Dışarı çıktığında bir siluetin apartmanın az ötesinde dikildiğini gördü. Siluet, sigarasından derin bir nefes çekince kim olduğu ortaya çıktı. Karanlığın içinde bir an için belirip yok olan yüz Tahsin’e aitti.

“İyi geceler Rasim Usta.”

Yaşlı adam zorlukla araladı dudaklarını.

“İyi geceler Tahsin.”

Tahsin karanlığın içinden çıkıp yaşlı adama doğru yürüdü. Rasim Usta’nın yüzünü görünce keyfi kaçıverdi. Bu yüz kireç gibi bembeyazdı.

“Ne o, vaz mı geçtin yoksa?”

Rasim Usta bakışlarını kaçırdı.

“Kendi elimizle yaptığımız o tenekeleri yerimize geçirip bizi kapının önüne koydular Rasim ağabey. Oturup öylece bekleyelim mi yani? Bunu mu istiyorsun? Bunca ay bekledik de ne oldu? Sakın ben vazgeçtim deme bana.”

Rasim Usta sesini çıkarmadı. Şimdi bir şey söylese Tahsin’i kızdırmaktan başka işe yaramazdı. Birkaç adım atıp genç adamın koluna girdi. Tahsin bunu olumlu bir cevap olarak algıladı. Birlikte arabaya doğru yürümeye başladılar.

“Nazlı’yı bilirsin usta; ağzı vardır dili yoktur. Üzülmeyeyim diye sesini çıkarmıyor ama biliyorum o da içten içe kahroluyor. Tanımaz mıyım ben bunca yıllık karımı. Nereye başvursam biz seni ararız deyip sepetliyorlar. Evde huzur namına bir şey kalmadı. Ufacık şeyler yüzünden önüme gelene bağırır çağırır oldum. Çocuklar da korkuyor beni öyle görünce. Kendimi tanıyamaz oldum. Diyeceğim odur ki bizi bu hale getirenlerden hesap sormalı.”

“Sormalı Tahsin, sormalı da…”

“Sormalı tabii. Sen sesini çıkarmazsan, ben sesimi çıkarmazsam daha da güçlenir bu domuz oğlu domuzlar.”

Artık arabanın yanına ulaşmışlardı. Rasim Usta kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Sıcak bir temmuz gecesiydi. Hava açıktı. Yıldızlar lacivert göğün içinde parıldamaktaydılar. Bizden haberleri bile yoktu. Ne evrenin, ne de yıldızların umurundaydık. Bizler akıl almaz büyüklükteki bir evrenin içinde toz tanesi bile olamayacak kadar zavallı bir gezegende yaşayan minicik canlılardık yalnızca.

Böyle düşününce dert ettikleri şeyler bir an için önemsiz göründü Rasim Usta’nın gözüne. Sonra işsizliğin, köşeye atılıp unutulmuş olmanın ağırlığı yeniden çöküverdi omuzlarına. Tahsin söylediklerinde haklıydı. Bunca zaman sessiz kalarak hata yapmışlardı. Haklarını aramaları gerekiyordu. Ama Tahsin’in dediği gibi de aranmazdı ki hak. Yakıp yıkmakla bir şey çözülmezdi. Haklıyı haksız duruma düşürmekten başka işe yaramazdı bu. İyi de neden susuyordu o halde? Bunları söyleseydi ya Tahsin’e. Başka bir çözüm arasalardı ya birlikte.

Tahsin Rasim Usta’nın ağzını açmasına fırsat tanımadan kapıyı açıp şoför koltuğuna kuruluverdi. Rasim Usta son bir kez yıldızlara baktı, sonra o da arabaya binip Tahsin’in yanındaki koltuğa oturdu.

“Hoş gelmişsin, Rasim Usta,” dedi Galip arka koltuktan.

Rasim Usta hiç de hoş gelmemişti ya…

“Hoş bulduk, Galip. Hoş bulduk.”

Tahsin bir Rasim Usta’ya, bir Galip’e baktı. Sanki bir söyleyeceğiniz varsa şimdi söyleyin, dermiş gibiydi. Kimseden ses çıkmadı. Yola çıkmanın vakti gelmişti o halde.

Araba, Mekanik İnsanlar Şirketi’ne doğru yola koyuldu. Bu işin şakası kalmamıştı artık. Yaşlı adam az sonra başlarına gelecekleri düşünmeye koyuldu.

***

Tahsin ellerine birer çelik çubuk tutuşturdu. Yüzlerine kara maskeler geçirmişlerdi. Rasim Usta maskenin içinde zorlukla nefes alıyordu. Fabrikaya bile giremeden ölüp gideceğim, diye düşündü.  Planları basitti. Fabrikaya girecek ve mekaları parçalayıp tüyeceklerdi.

“Verelim fabrikayı ateşe, sonra izleyelim geçip karşısına,” dedi Galip.

“Öylesi kolay olur,” dedi Tahsin. Çelik çubuğu daha bir sıkı kavradı. Suratına hastalıklı bir sırıtış yerleşmişti. Sanki az sonra olacakları kafasında canlandırıp keyifleniyordu. “Her birini tek tek parçalamadan intikam almış sayılmayız.”

“Diğerleri nerede?” diye sordu Rasim Usta.

Tahsin cevap vermeden yaşlı adama baktı. Rasim Usta bir an çelik çubuğu kafasına yiyeceğinden korktu.

“Geliyorlar,” dedi Galip.

Dokuz karartı onlara doğru yaklaşıyordu. Tahsin, Rasim Usta’nın da aralarında olacağını söyleyince hiç düşünmeden gelmeyi kabul etmişlerdi. Zaten Rasim Usta’nın plandaki rolü buydu. Yoksa o yaştaki bir adamın onlara ayak uyduramayacağını Tahsin de biliyordu.

Kısa bir selamlaşmanın ardından Tahsin arabanın bagajından çıkardığı maske ve çelik çubukları adamlara dağıttı. Hep birlikte fabrikaya doğru ilerlemeye başladılar.

Rasim Usta bir şeyler söyleyecekse tam sırasıydı. O halde neden susuyordu hala? Neyi bekliyordu? Gözlerinin önünde mekanik solistin yüzü canlandı. Duygulu sesi hala kulaklarındaydı. Tamam, bir insan değildi belki ama… Değil miydi gerçekten? Bizi onlardan ayıran neydi?

“Bakın bir bekçiye,” dedi Galip şaşkınlıkla. Mekanik bekçi elinde sigara, düşüncelere dalıp gitmişti. Yüzünden düşen bin parçaydı. Onu gören de dermansız bir hastalığa yakalandığını sanırdı. Bir mekaniğin ne derdi olabilirdi ki?

Bekçi kulübesinin yanından ellerini kollarını sallayarak geçtiler. Bekçi bir kez bile kafasını kaldırıp onlara bakmadı.

“İçiyordu sigara, gördünüz mü siz de?” dedi Galip. “Sanırsın batmış Karadeniz’de gemileri. Olmasın insan?”

“Sanmam,” dedi Tahsin, omuzu üzerinden arkasına bakıp. “Önceki bekçi bizim Hayrettin’di biliyorsunuz. Zavallı çocuk canına kıydı işsiz kalınca. Neden onun yerine bir insan alsınlar ki? Hem fabrikada çalışan tek bir insan kalmayacak demedi mi Ercüment Bey?”

“Şeytanlar işesin onun ruhuna,” dedi aralarındaki iri yarı bir delikanlı.

“Hay yaşa!” diye karşılık verdi Tahsin, gencin omzuna pat pat vurarak. “Haydi, daha fazla oyalanmayalım.”

***

Saat gecenin biri olmasına rağmen fabrika üretime devam ediyordu. Mekalar parlak ışıkların altında harıl harıl çalışmaktaydılar. Üzerlerinde işçi tulumları vardı.

Mekalardan biri sonunda fabrikaya izinsiz giren insanları fark etti. Yaptığı işe ara verip onlara doğru bakmaya başladı. Diğerleri de kısa sürede ona katıldılar. Meraklı ya da endişeli görünmüyorlardı. Yüzlerinden okunan tek şey canlarından bezdikleriydi.

“Bunların da yoktur bekçiden farkı,” dedi Galip. “Görür müsünüz, bizden beterdir zavallıcıkların hali.”

Çelik çubuklara sıkı sıkı sarılan parmakların gevşediğini gören Tahsin patlayıverdi.

“Ne o ulan, bu tenekeleri canlıdan mı sayıyorsunuz? Tu size be! Yufka yürekliler! Sizi adamdan sayanda kabahat!”

Kimse yerinden kıpırdamayınca o hırsla mekalara doğru seğirtti. Bir an sonra onları ilk fark eden mekanın tepesinde bitivermişti. Çelik çubuğu havaya kaldırdı…

İşte o anda kimsenin beklemediği bir şey oldu.

Meka, kendini savunmak şöyle dursun bir de Tahsin’e yardım ediyordu. Başını eğmiş, çelik çubuğun tepesine inmesini beklemeye başlamıştı.

Bu da neyin nesiydi böyle? Tahsin donup kalmıştı. Bir el uzanıp çelik çubuğu parmaklarının arasından alana kadar da kıpırdayamadı. Rasim Usta’ydı bu kişi. Tahsin’in kolları ölü gibi iki yanına düştü o zaman.

“Bizi yok etmeye gelmediniz mi?” diye sordu meka işçi.

“Buraya geliş amacımız oydu ama şimdi vazgeçtik,” dedi Rasim Usta.

“Keşke vazgeçmeseydiniz,” dedi başka bir meka.

“Dayanacak gücümüz kalmadı,” dedi bir diğeri.

“Altı aydır bakıma bile girmeden yedi/yirmi dört çalışıyoruz,” dedi bir başkası.

Diğerleri de Rasim Usta gibi şaşırıp kalmıştı. Birbirlerine bakıp ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Mekalar hiç de bekledikleri gibi çıkmamıştı. Yağ lekeli işçi tulumlarıyla sıradan bir fabrika işçisinden farksızdılar.

“Ölmek çare değil. Yapmanız gereken hakkınızı aramak,” dedi Rasim Usta. Sesi öyle gür çıkmıştı ki tüm gözler üzerine çevriliverdi.

“Hak aramak mı?”

“Hak aramak ya,” dedi Rasim Usta. “Bizim de yapmamız gereken buydu. Olmayacak, bizi haklıyken haksız duruma düşürecek işlere kalkışacağımıza hakkımızı aramalıydık.”

Tahsin kızaran yüzünü önüne eğdi.

“Söylersin doğruyu da nasıl aranırmış hak Rasim Usta?”

Rasim Usta Galip’e baktı. Yaşlı gözleri parıldıyordu. Sonra mekalara dönüp, “Kapatın tüm makineleri!” diye bağırdı. “Bu fabrika üretime ara veriyor!” Sonra uzandı, önünde dikilen mekanın işçi tulumundaki seri numarasını söküp attı.

“Bir seri numarasından fazlasını hak ediyorsunuz.”

Mekalar önce şaşkınlıkla birbirlerine baktılar, sonra işçi tulumlarındaki seri numaralarını bir bir sökmeye başladılar.

***

Güneş fabrikanın tepesinde parıldamaktaydı. Zurnanın sesi gümleyen davula eşlik ediyordu. İnsanlar ve mekalar kol kola girmiş fabrikanın bahçesinde halay çekiyordu. Herkesin yüzü gülüyordu. İki kalasın arasına gerili bir pankartta, “Bu İş Yerinde Grev Var” yazılıydı.

Derken fabrikanın bahçesine son model bir araba girdi. Arabadan üç kişi indi. Biri siyah takım elbise giymiş şişman bir adamdı. Fabrikatör Ercüment Bey’den başkası değildi bu. Kibrit çöpü gibi sıska olan diğer iki adam, mekanikleri tasarlayan mühendislerdi. Yüzleri sararmıştı. Dokunsalar ağlayacak haldeydiler. Belli ki buraya gelmeden önce Ercüment Bey’in gazabına uğramışlardı. Ercüment Bey önde, onlar arkada halay çekip eğlenen işçilere doğru yürümeye başladılar. Güneş ortalığı kavuruyordu. Ercüment Bey siyah takım giydiğine pişman olmuştu. Elinde mendil sürekli yüzünü siliyordu. Sanki aradaki mesafe biraz daha uzun olsa işçilere ulaşamadan eriyip gidecekti. Güneş bile işçilerin tarafını tutuyordu. Ercüment Bey homurdandı.

“Ne halt ediyorsunuz burada!” diye kükredi, işçilerin yanına ulaşır ulaşmaz. Davul zurna susunca halay da durdu. Şişman adam gözleriyle Rasim Usta’yı arayıp buldu. Tam düşündüğü gibiydi. Bu iş onun başının altından çıkmış olmalıydı. Grevler ortadan kalkalı yarım asırdan fazla oluyordu. Dünkü işçiler nereden bilecekti böyle bir araya gelip hak aramayı? Üstelik yarısı insan bile değildi. Rasim Usta’dan başkası veremezdi bu aklı onlara.

“Nedir bu kepazelik Rasim Usta? Bu işin sorumlusu sen misin? Yazıklar olsun sana. Ekmek yediğin yere ihanet bu. Yaşından başından utan.”

“Biz hakkımızı arıyoruz,” diyerek öne çıktı bir işçi. Bir mekanikti. Ercüment Bey dönüp mühendislere baktı. Adamlar yer yarılsa da içine girsek diye düşünüyor olmalıydılar. İkisinin de aklı almıyordu bu işi. Fabrikatör ateş saçan bakışlarını mekaya çevirdi.

“Sen ne hakla ağzını açıp da bana laf söylüyorsun be! Ne sanıyorsun kendini? Fabrikamda çalış diye yapıldın sen. Kafamın tasını attırırsanız hepinizi parçalar hurda niyetine satarım.”

“Satamazsın,” dedi meka, hiç tereddüt etmeden. Ercüment Bey kulaklarına inanamadı. Önce Rasim Usta’ya, sonra da onun iki yanında dikilen Galip’le Tahsin’e baktı. Ardından mühendislere döndü. Sanki ne demesi gerektiğini bilemiyor, onlardan yardım bekliyordu.

“Meka da olsak bizim de haklarımız var. Yedi/yirmi dört çalışmayacağız artık. Üstelik insanlarla birlikte çalışmak istiyoruz. İşimizi daha düzgün yapmak için Rasim Usta gibi tecrübeli kişilere ihtiyacımız var. Şunun şurasında yalnızca altı aydır çalışıyoruz. Öğreneceğimiz çok şey olmalı.”

Ercüment Bey gözleriyle mekanın işçi tulumundaki seri numarasını aradı, bulamadı.

“Hayrettin.”

“Ne?”

Ercüment Bey başını kaldırıp hayretle mekanın yüzüne baktı.

“Adım Hayrettin,” dedi meka.  “Beni böyle çağırırsanız sevinirim.”

Ercüment Bey etli dudaklarını araladı ama tek kelime edemedi. Toparlak yüzü ter içinde kalmıştı. Hızlı hızlı soluk alıp veriyordu. Sanki sabahtan beri işçilerle birlikte halay çekiyordu. Güneş de inadına parıldıyordu tepesinde. Hayatında ilk kez söyleyecek bir söz bulamıyordu. İşçilerin yüzlerinde daha önce görmediği bir ifade vardı. Kararlılıktı bu. Davalarından dönecek gibi durmuyorlardı. Bağırıp çağırıp tehdit etmek de fayda etmeyecekti anlaşılan. Ben size sorarım dermiş gibi başını salladıktan sonra arkasını dönüp hızla fabrikaya doğru yürüdü. Şişman kalçaları bir aşağı bir yukarı sallanıyordu. İki sıska adam da onun peşine takıldı. Ercüment Bey az ötede durup işçilere döndü.

“Rasim Usta sen saat üçte odama gel bir konuşalım,” diye homurdandı. Sonra eliyle kalabalığın içindeki bir kişiyi işaret etti.

“Sen de gel… Hayrettin.”

Ne Rasim Usta, ne de Hayrettin tek kelime edebildi. Ercüment Bey bir an sonra mühendislerle birlikte fabrikaya girip gözden kaybolmuştu bile. İşçiler şaşırıp kalmıştı. Neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı.

“Dikilirsiniz orada dedem gibi,” diyerek sessizliğe son verdi Galip. “An mıdır durulacak sessiz sedasız?”

Bahçe yeniden davul zurna sesleriyle doldu. Tahsin elinde mendil halay başı olmuştu. Onun yanında Hayrettin vardı. Mekanikler nasıl halay çekileceğini kısa sürede öğrenmişlerdi.

Rasim Usta bir ağacın gölgesine sığınıp gömlek cebinden çıkardığı sigarayı yaktı. Yaşlı gözleriyle halayı izliyordu. Durduğu yerden kimin meka, kimin insan olduğunu anlamanın imkânı yoktu.

 

Etiketler: , , , , ,


Yazar Hakkında

Bilimkurgu Kulübü emektarı. Yalnız bilimkurguyla değil, korku ve çocuk edebiyatıyla da ilgili. Stephen King'in sadık okuyucusu. Ray Bradbury'nin büyük hayranı. 80'lere ait korku filmlerinin tutkunu.



Facebook Yorumları

Yorum